Skip to main content

Santa Teresa

Suya yakın park edilmiş arabanın yanında kovalar, sandalye, su şişeleri ve yaşlı bir çift. İkisinin de ayakları suda. Adamın elinde bir olta, balık bekliyor. Kadın suyun karşı tarafına, betonların koca nehri zapt ettiği yere bakıyor. Arkamızda, az yukarda, bodur zeytin ve meşe ağaçlarının arasında birkaç yaşlı daha, masa kurmuşlar sohbet ediyorlar. Sağ tarafta, ergenlik çağında bir çift, elbiselerini çıkarmadan, su seviyesi dizlerine gelecek kadar kıyıdan uzaklaşmış, oynaşıyor, eğleniyorlar. Koyun ilerisinde bir kız, beyaz köpeğinin suda oynayışını seyrediyor, köpek zıplıyor, yüzüyor, kıyıya geliyor hızla ağaçlara koşuyor sonra tekrar suya giriyor. Karşıda yalnız bir adam, bir metreye yakın uzaktan kumandalı botunu, yıllarca hayalini kurup ama bir türlü olamadığı kaptanmış gibi suyun üstünde gezdiriyor. Karşı kıyıya gönderiyor, insanların yanından geçiriyor, sonra bir anda toparlanıp gidiyor. Az sonra Astrid’in bir öğrencisi geliyor, hiç belli olmasa da altmış yaşına yaklaşmış. Üç beş adım ötemize park ediyor arabasını, mayosuyla iniyor arabadan, selam verdikten sonra, doğrudan suya atlıyor. En yakın dostuymuş gibi kulaç atıyor sulara, dönüyor sarılıyor dalgalara, sonra eski bir dostuna sırtını yaslar gibi sırt üstü yüzüyor. Başını az kaldırıp batan güneşe göz atıyor. Dibe dalıyor, geri çıkıyor. Yarım saat hasret gideriyor suyla, vedalaşıp geliyor kıyıya. Tam yanımızdan ayrılırken, hemen arkasında yaşlı çiftin yakaladığı kalem pil kadar küçük balık batan güneşin ışıklarıyla yeni kalaylanmış bakır gibi parlıyor. Uzaklardan bir teknenin sesi geliyor, iki martı üstümüzde çığlık atıyor. Kuyruğu kopmuş, gözleri çökmüş, iki adımından birinde düşecekmiş gibi yürüyen yaşlı bir köpek geliyor önüme, bakışıyoruz, bütün gücüyle nefes alıp, kısık bir sesle havlıyor. Aniden tansiyonu çıkmış gibi yere yatıyor, sonra kalkıp yaşlı sahibinin yanına gidiyor. Güneş turuncu bir portakal. Zeytin ağaçlarında yaprak kıpırdamıyor, selam duruyorlar güneşe. Toparlanıyoruz biz de. Çekirdek kabukları, üç beş kâğıt, içilen matenin posası. Yann’ın ölen annesi için aldığı otuz yıllık Junior’a doğru yürüyoruz. Doris’in telefonundan hafif “Everything's Gonna Be Alright” duyuluyor. Cebime birkaç palamut koyuyorum. Tak tak diye kapıların kapanma sesi duyuluyor. Yaşlı Junior’la gün batımına doğru yola koyuluyoruz, “hasta pronto, embalse de Santa Teresa” dedikten sonra…

26.08.2018 


Popular posts from this blog

San Isidro - León: A beginner's guide to snowboarding

It has been two years since people here had stepped on the snow for the last time, It was one of the rarest moments since it does not snow much in this region. Last week, it was time to get out of under this dry, grey and unstable sky. Fortunately, San Isidro has become the destination.

After almost four hours of travel, I was walking on the snow which seemed iced due to cold nights and days without snow. Next day was the day to get started with skiing. I have never tried it before except sliding on the plastic bags and small chairs when we were children. I used the slide down on all the small hills there were around my neighbourhood for long hours. I have so many memories from childhood and many of them are when it was winter. Later we went to rent the equipment, there are several local shop you can rent the equipment. I had no idea that each of them is very important on their own, learned that after two days. I decided to go with snowboarding, always interested in both skateboarding…

Dojo

Bir efendi var. On beş yılın tecrübesini yüzünden, sesinden ve duruşundan anladığınız gibi, gözlerinden de okuyabilirsiniz. Filmlerdeki yaşlı hocaların bilgeliği var ama yaşlı değil. Detayları kaçırmıyor. İsmimi benden iyi telafi ediyor. Sonra bir Alejandro var, bir saatin yarısından fazlasında gözleri kapalı, sanki dua ediyor sürekli -iyi konsantre olmak için galiba- efendinin uzun yıllar sağ kolu olmuş. Şimdi bazen derslere giriyor. Bir kahramanın sadık yardımcısı gibi, Rubin gibi. Öğrenmeyi, öğretmeyi seviyor, efendiye layık olmaya çalışıyor, mükemmel bir sağ kol bence. Gözlerime bakıyor sürekli, "elimdem bir şey gelse hemen yaparım, yeter ki söyle" mahcubiyetiyle. Sonra bir Carlos var, tipik Meksikalı ama değil. En yaşlımız, ağır abi yani, her şekilde, konuşması, davranışları, gülüşü. Gür bıyıkları var. Efendi ona, o da efendiye saygı duyuyor. Sonra Luz var. Işık demek. Bir kız. Beyazların içinde çok saf duruyor. Çocuk gibi. Dışarıda başka biri oluyor. Kolombiyalı, yarı …