Dojo

Bir efendi var. On beş yılın tecrübesini yüzünden, sesinden ve duruşundan anladığınız gibi, gözlerinden de okuyabilirsiniz. Filmlerdeki yaşlı hocaların bilgeliği var ama yaşlı değil. Detayları kaçırmıyor. İsmimi benden iyi telafi ediyor. Sonra bir Alejandro var, bir saatin yarısından fazlasında gözleri kapalı, sanki dua ediyor sürekli -iyi konsantre olmak için galiba- efendinin uzun yıllar sağ kolu olmuş. Şimdi bazen derslere giriyor. Bir kahramanın sadık yardımcısı gibi, Rubin gibi. Öğrenmeyi, öğretmeyi seviyor, efendiye layık olmaya çalışıyor, mükemmel bir sağ kol bence. Gözlerime bakıyor sürekli, "elimdem bir şey gelse hemen yaparım, yeter ki söyle" mahcubiyetiyle. Sonra bir Carlos var, tipik Meksikalı ama değil. En yaşlımız, ağır abi yani, her şekilde, konuşması, davranışları, gülüşü. Gür bıyıkları var. Efendi ona, o da efendiye saygı duyuyor. Sonra Luz var. Işık demek. Bir kız. Beyazların içinde çok saf duruyor. Çocuk gibi. Dışarıda başka biri oluyor. Kolombiyalı, yarı toprak. Sonra Emilio var, durup durup bıçak saplayan adamdan bahsediyor. Yani bıçak saplama olayı filan yok ama takıntı işte eğer biri bıçak saplamaya kalkarsa diyor konuşuyor, on beş dakika sonra başka bir facia ile geliyor onu da bıçak saplayan adama bağlıyor. Pico var, gözlükle giriyor derslere, gözüne saplanır kalır dedim içimden bir ara, sonra ben gözlüğümü unuttum, o buldu, verdi. Yüzüme koyacak ifade bulamadım. Sanırım çalışkan biri, kim bilir ne okuyordur.  Bir çocuk daha var. Her toplumcukta olması gerektiği gibi, sessiz, arka plan biri, ismini hatırlayamadım. Biri daha var, göremedim bile, konuşamadık bile. İçime dert oldu. Ölürüm tanımazsam onu, ya da tanımadan ölürüm. Böyle işte dojo.

2011 / Salamanca


Popular posts from this blog

Gratis

Santa Teresa